
Pepuk Kuşu Efsanesi
Munzur dağı eteklerinde kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye
başladığı günlerde. Baharın geleceğini muştulayan cemreler beklenir.
Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düşer. Hem de ateş topu bir
sıcaklıkla.... Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay,
daha güzel yaşanılır olmaya başlar. Cemre havanın güzelleşmesini, suyun
ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, bitkilerin, kuru ağaç
dallarının, canlıların uyanmasına sebep olur. Bir umut olur canlı cansız
tüm varlıklara.
Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliveriri dağlara, ovalara, kırlara.
Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler, süsenler (sosın)
kaldırır bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından laleler, frezyalar, kır
karanfilleri, kırkkanatlılar, yabangülleri. İç gıdıklayan kokularını etrafa
yayarlar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler.
Baharın gelmesiyle birlikte kuşlar daha bir neşeli öter, daha bir neşeli
uçar gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akar, daha bir çoşkuyla eser
rüzgar.
Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine
dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle
kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan
kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini saçar evrene.
Kenger, karların erimesiyle yetişen en önemli bitkilerden biridir çocuklar
için. Bir taraftan soyulup yenilir, yemeği yapılır diğer yandan sakızı
toplanır. Kenger sakızıyla da meşhur bir bitkidir, üzerine türküler bile
yakılmıştır. Kengeri, önemli yapan bence tüm bunlardan da öte acıklı
efsanesidir. Farklı biçimde de olsa kengerin bittiği her yerde pepuk kuşu
efsanesi bilinir ve çocuklara anlatılır...
Efsane, kimi yerlerde farklılık da gösterse, konu benzerdir. Kimi yerde
erkek kardeşin acısı anlatılır kimi yerde kız kardeşin acısı...
Nuri CAN
Pepuk Kuşu Efsanesi
Bir varmış bir yokmuş... Vakti - zamanda Anadolu’nun küçük bir dağ
köyünde anne baba ile iki çoçuğu yaşarmış. Çocuklarının biri erkek diğeri
de kız imiş. Bu ailenin herkesi imrendirecek derecede neşe, mutluluk ve
sevinç içerisinde dilekleri gerçekleşir her şey gönüllerince olurmuş.
Oturdukları köyde gayet sevilen bu iki güzel çocuk da gün gelmiş cıvıl
cıvıl kuş sesleri, kuzu meleyişleri, dere çağlayışları arasında mavi ve
yeşilin alabildiğine uzandığı yaylaların güzelliği içinde, boylu boyunca
dağların eteklerinde bulunan ağaçların gölgeleri ve serinliği içinde güle,
oynaya, büyümüşler.
Taa ki günün birinde anneleri aniden rahatsızlaşıp ölünceye dek. Bu
durum,ailenin tüm neşesini, huzurunu, mutluluğunu üzüntüye çevirip yok
etmiş. İki kardeş de artık eskisi gibi ne gülmüş ne de sevinip oynamışlar.
Her tarafa ağır bir yas ve sis bulutu çökmüş...
Bir müddet sonra evde aş pişirecek kimsesi olmadığı için babaları yeniden
evlenmek zorunda kalmış. Evlenmişte üvey anneleri kısır olduğu ve de çocuğu
olmadığı için çocukları hiç sevmez, düşmanca davranırmış. Fırsat buldukça
kötülük eder, elinden gelen her zulmü yapmaktan geri durmazmış.
Hele babaları evden çıkınca vay haline çocukların, onlara türlü türlü
eziyetler eder rahat yüzü göstermezmiş. Çocukları gece gündüz çalıştırp,
döver ve kimseye anlatmamaları için de korkuturmuş. Zavallı çocuklar bütün
bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına
inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını sürdürme çabası
gösterirmişler...
Babalarının yine evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeşe
torba, bıçak ve kazma vererek,dağa kenger toplamaya gönderir . İki kardeş
sabah erkenden evden ayrılarak kenger toplamak için dağın yolunu tutmuşlar.
Abla bir bir topladığı kengerleri kardeşinin sırtında taşıdığı torbaya
koyarmış ve böylece de hava kararmaya başlayıncaya kadar kenger
toplamışlar. Artık köye dönmek üzereyken Abla, kardeşinin sırtında taşıdığı
torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakmışki ne
görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu duruma şaşıran iki kardeş,
’Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin değil
mi?” Biz şimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!..
’ deyip çıkışmış kardeşine.
Kardeşi ise ’Hayır abla, bana yemem için verdiğin bir tek kengerin
dışında yemin olsun ki yemedim!’ demiş. Ancak ablasını bir türlü
inandıramamış. ’Abla eğer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç
da bak!’ demiş. Ablası almış bıçağı karnını yarmış bakmış ki
kendisinin verdiği bir kengerin dışında midesi bomboş kardeşinin, meğerse
kengerleri o yememiş!... Kardeşi doğru söylemiş. Kardeşinin karnını dikmeye
çalışmışsa da kardeşi oracıkta ölmüş.
Gidip torbaya tekrar bakmışki torbanın dibi delik ve sabahtan bu yana
topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlamış. Meğer üvey anneleri onlara
(akşam kötülük etsin diye) dibi delik torbayı vermiş.
Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve
vicdan azabıyla neye uğradığını şaşırmış ve orada bulunan pınarın suyuyla
kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömüvemiş. Gömütün yeri belli olsun diye de
başucuna bir fidan dikmiş.
Eve döndüğünde kardeşini soran babasına. ’O biraz yoruldu oduncularla
gelecek’ demiş. Oduncular gelmiş, çocuk gelmemiş.
- Nahırla gelecek demiş.
Nahır da gelmiş, ama çocuk yine yok.
- Davarla gelecek.
Davar da gelmiş çocuk hala ortalada yok.
Genç kız bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla
kıvrılmış,yanmış, tutuşmuş parça parça olmuş yüreği.
Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve
vicdan azabıyla Allah’a yalvarmaya, dua etmeye başlamış.
’Allah’ım beni pepuk kuşu yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe
dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!...“
Efsane bu ya o gece kızın dileği kabul olur, genç kız o gece Allahtan,
pepuk kuşu olmuş ve gidip kardeşinin başucundaki ağaca konup hep kardeşi
için seslenip durmuş. Ve işte o gün bu gündür bu kız, pepuk kuşu olarak
dağlarda oradan oraya dolaşarak, kardeşini öldürdüğü için herkese kendini
ihbar eder durur:
Her bahar mevsimi kengerin yerden bitmesi ile beraber pepuk kuşunun acıklı
ötüşü de başlar.
____________________